23 Nisan 2017 Pazar

Hayalevi Kralları, Karanlık Gölgeler Evi 1. Kitap (Yorum) - Robert Liparulo


KÜNYE

Kitabın Adı: Hayalevi Kralları, Karanlık Gölgeler Evi 1
Kitabın Türü: Korku, Gerilim ve Fantastik
Yazarı: Robert Liparulo
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 296
Baskı Yılı: 2012

TANITIM BÜLTENİ
Küçük bir kasabaya taşınan King ailesi, onları bekleyen tehlikelerden tamamen habersizdir. Uzun zaman önce terk edilmiş bir eve yerleşmeleri, ailenin meraklı oğlu Xander ile kardeşi David'i harekete geçirir. Bu gizemli mekânı keşfe çıkan iki kardeş, yan yana kapıların dizili olduğu gizli bir hole ulaştıklarında kendilerini tahmin etmedikleri bir maceranın içinde bulurlar. Kapıların ardındaki her oda, onları evden uzaklaştırarak bambaşka zamanlara götürmektedir. Fakat aynı şey, o dünyalara ait olanlar için de geçerlidir; bu kapılar sayesinde onlar da eve girebilmektedir.


Gizemli ve bilinmeyen diyarlardan gelen bir saldırganın, Xander ile David'in annesini kaçırmasıyla ortalık iyice karışır. Annelerini bulmak için her türlü tehlikeyi göze alan çocuklar, kendilerini zamanın ötesindeki ürkütücü ve bir o kadar da büyüleyici yerlerde bulurlar. Asıl macera şimdi başlayacaktır…



Robert Liparulo, tüm dünyada büyük yankı uyandıran 6 kitaplık "Hayalevi Kralları" serisinin ilk kitabı Karanlık Gölgeler Evi ile sizleri belirsizliklerle dolu, heyecanlı bir maceraya sürüklüyor. Bu kitabı okuduktan sonra serinin bir sonraki kitabı için sabırsızlanacaksınız...


KİTABIN YORUMU
Biterken...
Arkadaşlar babanız okul müdürü ve esrarengiz bir kasabadaki okula tayin edildi. Üstüne üstlük fazla paranız yok. Kasabada dolaşıp en uygun evi bulmaya çalışıyorsunuz. İnternetten temin ettiğiniz bir listeyle kiralık evleri tek tek dolaşıyorsunuz. Ormanlık bir araziden geçerken sisinde etkisiyle babanız yolları karıştırıyor ve listede adı geçmeyen, mimarisi viktorya dönemi, eski bir evle karşılaşıyorsunuz. Araştırıyorsunuz ki tesadüfen geldiğiniz bu evde kiralıkmış. İşte Xander, David ve Toria'nın babası da evin eski ve ucuz olması hasebiyle kiralıyorlar. Terası katıyla beraber üç katlı kocaman bir ev, pek çok odası olduğu gibi hizmetli odaları bile var. Okurken Xander ve David ile evin bütün odalarını gezmek heyecanlıydı. Üstüne birde evin eski hikâyesiyse hem biraz klasik hem de biraz ürkütücüydü. King ailesinden önce bu eski eve iki çocuklu bir aile taşınır. İddiaya göre evin etkisiyle birlikte baba cinnet geçirir, evvela karısını sonra da çocuklarını da öldürerek kayıplara karışır. O günden sonra da hiç kimse bu eve taşınmak istemez ta ki, King ailesi gelene kadar.

Romanın ilk sayfalarında yoğun bir şekilde korku romanı havası vardı. On beş yaşındaki Xander ve on iki yaşındaki David'in birbirleri korkutmalarıysa evin gizemini ilgi çekici kıldı. Bilmiyorum siz takılıyor musunuz arkadaşlar, ben karakterler küçük olunca hele de yetişkinlerin bile zor anlamlandırdığı şeyleri yaptıklarını okuyunca biraz yavan buluyorum. Bu romanda da var biraz. Ama öyle göze batmıyor. Özellikle de Xander ve David'in merakından içine girdikleri nevresim dolabından değil de başlayacakları okulun dolabından çıkmaları çok keyifliydi. Malum yolculukları severim ben, böyle mekânda ya da zamanda olunca okurken büyük bir keyif alıyorum. Birde nevresim dolabının aradından Xander ve David'in teras kattaki gizemli bir duvarın arkasında karşılaştıkları birden fazla oda ve Xander'in Roma dönemine ait kıyafetlerin bulunduğu odaya girip zırh ve miğferi giydiği gibi kapının onu çekmesiyle birlikte kendini gladyatör arenasında bulması şaşırtıcıydı. Peki, sonrasında bu şaşırtıcılık devam ediyor mu, derseniz. Evet, lakin üzücü bir şekilde. Nasıl kendileri o kapılardan yani geçitlerden geçebiliyorsa o geçitlerden gelen nerdeyse iki metre boyunca iri yarı, kel bir adamda geçebiliyor. Öyle ki, bir gece resmen evi taruman ederek çocukların annelerini kaçırıp geçitten girerek gözden kayboluyor. Ne babaları ne Xander ne de David hiçbir şey yapamıyorlar. Çaresizlik ellerini kollarını bağlıyor. Birinci kitabın sonunda önemli bir hususta açığa çıkıyor. Onu isterseniz açıklamayayım. Kim bilir okursunuz belki ;)

Alıntı:
David yerde derin nefesler alarak yatmaya devam etti.
“Şaka yapıyorum,” dedi. “Yine de aptalsın.”
“Beni kurtardığın için teşekkürler. Ne kadarını gördün?” dedi David. 

21 Nisan 2017 Cuma

Herc-ü Merc Oldu (Yorum) - Ali Kılınç, Miraç Akgöğ



KÜNYE

Kitabın Adı: Herc-ü Merc Oldu
Kitabın Türü: Şiir
Yazarı: Ali Kılınç, Miraç Akgöğ
Yayınevi: Az Kitap
Sayfa Sayısı: 176
Baskı Yılı: 2017

TANITIM BÜLTENİ
Söz biter, sükût eder gönlümüz...
Ama duygular bitmez... Sevinçler, acılar bitmez... Kahkahalar, hıçkırıklar bitmez... Umutlar, umutsuzluklar bitmez...
Dünya döndükçe tüm bu tezatlarla iç içe yaşayacağımız aşikâr...
Umut ve umutsuzluk aslında o kadar yakınlar ki, her umudun içinde umutsuzluklar, her umutsuzluğun içinde umutlar barınıyor... Hal böyle iken hayata şiir gibi bakmak çoğu şeyi güzelleştiriyor...
Çünkü umutsuz şiirler başka bir güzel...
Hayatımızın her kesiti bir şiir gibi...
Kimi umutlu kimi umutsuz.
Ve her şiir hayatımızın bir kesiti gibi...
Tüm şiirler birleştiğinde ise asıl şiir ortaya çıkıyor, tüm kesitlerin birleşip hayatın ortaya çıkması gibi...
Aslında hayat, en uzun şiir ve biz güle-ağlaya okuyoruz kendi şiirimizi...
Aslında bu kitapta tek şiir vardı... O da hayattı...


KİTABIN YORUMU
Biterken...
Arkadaşlar genelde bir şairin kitabını okur ve onun hayal dünyasına dalıp gideriz. Düşünün iki harika yazar ve iki harika hayal dünyası var karşınızda. Her cümle de bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. Şairlerin kaleminden bazen hüzün, bazen sevmenin sonundaki yakalanan huzur akıp gidiyor. Adı gibi şairlerin herc-ü merc (darmadağınık) olmuş hisleri gözlerinizin önüne seriliyor. Malum şiirlerde hep bir seven vardır. Ya sevgisine karşılık bulamamıştır ya da sevgisine sadık birini bulamamıştır. Bahsettiğim iki durumu gündelik yaşamda o kadar görüyor ve duyuyoruz ki zamanla kanıksıyoruz, kendimize zarar verdiği bildiğimiz halde. O yüzden böylesi zor durumları ve duyguları anlatan şiirleri de kimi zaman basit buluyoruz. Ama kesinlikle öyle değil. Hem Ali bey, hem de Miraç bey hislerini ruhun aynası yapmışlar ve bize anlatıyorlar. Dinlemek isteyenlere mutlaka tavsiye ederim. 
Alıntı:
Hakaret edeceğimiz zaman çok düşünmeyen insanlarız biz. Yıllarca ‘agnut’ dedik birbirimize. Angut Kuşu sadıktı çünkü. Bir kez sevdi mi, başka kimseyi görmezdi gözü. Hayatı boyunca başka eş aramazdı… Peki, şimdi şöyle sorsam: Hangimiz angut? 


Hediye Kitap


Yazar dostum Ayça Mutlucan'dan gelen güzel hediyeleri ve eşsiz mektubu ;) Hepsi birbirinden harika canım, teşekkürler <3

19 Nisan 2017 Çarşamba

Nasıl Bilirdiniz (Yorum) - John Lloyd, John Mitchinson


KÜNYE

Kitabın Adı: Nasıl Bilirdiniz, Tarihteki Şahsiyetlerin Sıradışı Özellikleri
Kitabın Türü: Biyografi
Yazarı: John Lloyd, John Mitchinson
Yayınevi: Ntv Yayınları
Sayfa Sayısı: 448
Baskı Yılı: 2010

TANITIM BÜLTENİ
Cahillikler Kitabı'nın yazarlarından 68 ünlü isme dair yeni bir kitap.
Birbirinden ünlü hayatlardan kesitler sunulan kitapta, 10 başlık altında bu ünlülerin bugüne kadar hiç duyulmamış özelliklerinden bahsediliyor. Seks meraklılarından, maymun besleyenlere, sahte kimliklerle insanları dolandıranlardan değerleri ancak ölümlerinden sonra anlaşılanlara… Karl Marx, Oliver Cromwell, Florence Nightingale, Henry Ford, H. G. Wells, Cengiz Han, Benjamin Franklin, Sigmund Freud bu isimlerden sadece birkaçı.


Marx, Das Kapital'i ayakta durarak yazmıştı.
Cengiz Han'ın mezarının yerini sadece dişi bir deve biliyordu.
Leonardo'nun matematik ve geometri bilgisi çok zayıftı.
H. G. Wells zamanının en büyük çapkınlarından biriydi.
Nikola Tesla'nın en ciddi aşk ilişkisi bir güvercinleydi.
Florence Nightingale hayatının son elli yılını yatalak olarak geçirdi.


KİTABIN YORUMU
Biterken...
Arkadaşlar sizlere 68 ünlü ve tuhaf kişiliklerden hangisini anlatsam bilemedim. İnanır mısınız pek çok tuhaf hayat hikâyesi duymuştum ama tuhaflıkları olan bu kadar çok kişi olduğunu öğrenmek, insanı hem şaşırtıyor hem de ürkütüyor. Kitapta Karl Max'tan, Cengizhan, Frida Kahlo, Sigmund Freud, Leonardo Vinci, Nikola Tesla, Florence Nightingale'e kadar çok tanınmış isimler vardı nedense beni tanınmamış isimler çekti.
Öncelikle "Zaman Makinesi" romanıyla bilim kurgunun babası sayılan H. G. Wells'ten(1886-1946) başlamak istiyorum. Ergenlik dönemde zorlu bir hastalığı atlattıktan sonra çağının en tanınmış çapkınlarından biri olup çıkıyor. Bunda ne tuhaflık var diyebilirsiniz. Tuhaflık şuradaki neredeyse birlikte olduğu kadınlara başkalarını bile tavsiye ediyor. Ve uçlara varan bir hayatı olmuş. Ben Wells'in "Zaman Makinesi" romanını geçen sene okumuştum. Hayatıyla ilgili kısmında böylesi detaylar yoktu. Herhalde yazarın özel hayatı bizi ilgilendirmez mantığıyla hareket etmişler.
İkinci olarak da "Binbir Surat Şair"den bahsedeceğim. Portekizli Fernando Pessoa(1888-1935) 47 yaşında hastalık hastası olmasından ve bir takım fiziksel rahatsızlıkları yüzünden ölmüş. Öldükten sonra şairin yazdığı iki sandık dolusu el yazması bulmuşlar. Çalışmaları inceledikten sonra şiirlerin haricinde yazdığı hikâyeler ve romanlarda 4 farklı kişilik adı altında imza atmış. Ve bu dört farklı kişilik aynı 4 farklı insan yazmış gibi kaleme alınmış. Çok sonraları yazarın hastalık hastalığının yanında birde tahminlere göre çoğul kişilik bozukluğu varmış. Ve yazdıklarıyla öldükten sonra edebiyat tarihine geçmiş. Sanırım kendisindeki bu rahatsızlığı bildiğinden muhtemelen kendisine deli denmemesi için yazdıklarını okutmamış.
Yine 18. yüzyıldan bir tuhafla devam edeceğim. James Berry adından çok yetenekli bir genç 15 yaşında tıp okumaya başlamış. Ve tıp alanında hızla yükselerek adını sanı duyulan, eşsiz ameliyatlar yapan birine dönüşmüş. Ölene kadar mesleği icra etmiş. Vasiyeti sadece gömülürken üstündeki kıyafetlerinin çıkarılmamasıymış. Maalesef bu isteği yerine getirilecekken bir tuhaflık olduğu fark edilmiş. Doktorun bir erkek bedeni değil de doğum yapmış bir kadın bedenine sahip olduğu anlamış. Meğerse o dönemde hem miras hem de üniversitede okumak için kadın doktorumuzu annesi kadın kılığa sokmuş. O da herhangi bir problem yaşamadan yıllarca yaşamış. Mesleğini icra ettiği dönemde bir meslektaşıyla aşk yaşamış, bir çocuk doğurmuş ve çocuğun akıbeti belli değil. Bu ilişkiyi yaşadığı dönemde erkek sanıldığından doğal olarak ilişkisinin adı da homoseksüelmiş.
Son olarak tarihe "İki Bedenli Yazar" olarak Dawn Langley Simmons'dan(1937) bahsedeceğim. Hipofiz bezinden kaynaklanan bir rahatsızlıktan dolayı bir erkek görünümüne sahip olan yazar herhangi gibi normal bir kadınmış. Ailesi de bu sorundan dolayı onu erkek kıyafetleriyle büyütmüş. Zengin bir aileden geldiğinden 1969'da birçok tedavi olarak kadına dönmüş. Tabi bu durum kendi dönemde çok fazla konuşulmuş. Üstüne hizmetlileri bir zenciyle evlenince çevrenin baskı uç noktalara varmış. Kimse hayat hikâyesine inanmasa da gerçekten bir kadın olduğuna siyahi bir kız çocuğu doğurduklarında inanmışlar. Lakin o zamanda baskılar devam etmiş. Fanatik kişiler evine girip çocuğunu dövdükleri gibi kendisine de tecavüz etmeye kalkmışlar. Ellerinden zor kurtulmuş ve eşini, çocuğunu alarak yine İngiltere'de başka bir şehre taşınmış. Ailesine de yazdığı roman ve şiirlerle bakmış. Gerçekten arkadaşlar böyle hikâyeler okuyunca tek diyebileceğim "Allah neler yaratıyor" demek oluyor ve inanılmaz derecede hayret ediyorum.

Kitabın içerisinde iğrenç diyebileceğimiz başka hayat hikâyeleri de var ama bunları bence okumanız lazım. Gerçekten yazarlarının önsözde dediği gibi "Kendi hayatınıza şükredeceksiniz."

16 Nisan 2017 Pazar

Psikoloji Dizisi - Metis Yayınları


#okuduğumserikitaplar #metispsikolojidizisi #psikolojikitapları
Arkadaşlar geçen hafta Metis yayınlarının psikoloji dizisinin bir kısmını paylaşmıştım. Bugünde hepsini paylaşayım dedim. :) Nedense bu serinin resmini çekmeye doyamıyorum, herhalde rengarenk olduğu için. Üstelik gördüğünüz gibi sıralamada eksik rakamlar var. Onları bir an önce temin edip okumam gerekiyor. Zorlu bir hedefim var ama güzel bir hedef <3
1. Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası - Sigmund Freud
2. Oyun ve Gerçeklik - D. W. Winnicott
5. Uygarlığın Huzursuzluğu - Sigmund Freud
6. Haset ve Şükran - Melanie Klein
8. Çocukta Normallik ve Patoloji - Anna Freud
10. Haz İlkesinin Ötesinde - Sigmund Freud
11. Doğum Travması - Otto Rank
14. Dört Arketip - Carl G. Jung
16. Ben Psikolojisi ve Uyum Sorunu - Heinz Hartmann
18. Kendilik ve Nesne Dünyası - Edith Jacopson
19. Ben ve Savunma Mekanizmaları - Anna Freud

Cahit Zarifoğlu - Arka Kapak Dergisi Nisan Sayısı


#dergiokumak #arkakapakdergi #nisansayısı
Arkadaşlar herkes için hafta sonun anlamı başkadır. Kimisi güneşi görünce gezip tozmak ister. Benimde güneşi görünce nedense daha çok kitap okuyasım geliyor. Güneşin parlaklığıyla kitapların ışıltısı birleşince zihnim cümbüş yerine dönüyor. Bugün ki okuma planım da en sonunda alabildiğim arka kapak dergisi nisan sayısı ve dün okumaya başladığım kitabım var. ;)Okuma alışkanlığını kazanmak isteyenlere tavsiyem, nasıl bir gün önceden ne giyeceğinizi tasarlıyorsanız bir gün önceden de ne okuyacağınızı tasarlayın. Ve mutlaka okuma listesi yapın. Ayrıca bugün önemli bir gün, vatanımız için hayırlısı olur inşallah.
ALINTI:
VARLIK VE ANLAM ARAYIŞINDAKİ ANLATICI
Cahit Zarifoğlu’nun şiirinin söz yatağında biriken her düşünce/duygu yaşanan zamanın ruhuna dönük bir anlam taşır. Başlangıçta bir “ileti” gibi gelir sözü. Çiçeklenen zaman’ın aralığından sızan ışık, unutulan bakış, beklenen ve özlenene çağrıdır her biri. Düşteki seyir, yaşamdaki gerçeklikte dile, söyleşiye dönüşüyor. “Kanı gören” insanla, aşktan ve ölümcül yaralardan geçen “adam”ın yolculuğuna çıkarır sizi ilkten. Taşınan söz, her zaman akacak bir düş/düşünce ırmağı ara onun şiirinde.
Feridun Andaç - Syf. 38

15 Nisan 2017 Cumartesi

Marakeş’te Sesler (Yorum) - Elias Canetti


KÜNYE

Kitabın Adı: Marakeş’te Sesler
Kitabın Türü: Deneme
Yazarı: Elias Canetti
Yayınevi: Sel Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 116
Baskı Yılı: 2015

TANITIM BÜLTENİ
Develer, eşekler, dilenciler, çarşılar, türbeler, keşmekeş dolu gündelik hayat… Başka bir coğrafyanın, kendine has ritmiyle devinen kadim Marakeş'ini anlamaya çalışan, Batılı deneyimlerle mukayese eden, sözlü bir kültürün derinliklerini kavrama çabasındaki meraklı, eleştirel bir zihin. Elias Canetti, Müslüman Arap bir şehirde yaşadıklarını edebi ustalığının hakkını veren bir renklilikle ve canlılıkla aktarırken okuru da sokak sokak, meydan meydan peşinden sürüklüyor. Yadırgama ile kozmopolitliğin kabullenici tavrının iç içe geçtiği bu anlatıda, modern insanın kadim değişmezlik karşısındaki çelişkilerinin ve hayretle karışık hayranlığının izini sürmek mümkün.

KİTABIN YORUMU
Biterken...
Deneme türüne çok aşina değilim. Ama elimden geldiğince okuyorum arkadaşlar. Bu kitapta da yazar şiirsel bir dil kullanmış. Doğal olarak daha iyi kavrayabilmeniz için yavaş okumak gerekiyor. Bende öyle yaptım. :) Kitabın yorumuna geçmeden önce bir konuya değinmek istiyorum. Kimi zaman bazı kitaplardaki görünmeyen psikolojik detayları yakalayınca ister istemez sizlerle paylaşmak istiyorum. Özenle iyidir ya da kötüdür diye bir tanımlamadan kaçınıyorum. Ve bir kitabı da yazarından bağımsız değerlendiremiyorum. Ne de olsun onun ruhunu yansıtıyor kitaplar.
Şimdi kitabın yorumuna gelirsek; yazar göçmen bir Yahudi olduğundan ve ikinci dünya savaşı dönemlerinde oldukça zor günler geçirdiğinden her anını değerlendirmeye çalışan biri izlenimini uyandırdı. Birçok yazar gibi onunda Marakeş'e gelmeden evvel aklında bir Ortadoğu modeli olduğundan bütün gezip gördüğü yerlerde bu modeli arıyor. Kimi yerlerde de denk geliyor. Ben bir iki yazarın Doğu seyahatlarını okumuştum. Nedense hep kadınlarını merak ediyorlar. Peçeli olmalarını anlamsız buluyorlar. Ve sanki ne kadar kapalıysa o kadar arzu uyandırdıklarını sanıyorlar. İşte bu Oryantalist sanatçıların ve yazarların Avrupa ülkelerine sundukları Doğu modeli maalesef. Pek çok yazarı okurken bu önyargılarla karşılaşınca beklentim düşüyor doğal olarak.
Yazarın gittiği körler pazarındaki körlerin dilenirken sürekli "Allah" kelimesini telaffuz etmesi dikkatini çekiyor. Ve aynı etkiyi kendisinde uyandıracak mı diye kendisi deniyor. İlk başta söylediğim gibi kendisi bir Yahudi olduğundan Marakeş'te Yahudi Mahallesi Fellah'a gidiyor devamlı. Orada Arap bir Yahudi aile tanışıyor. Evde geçen gözlemleri de fazlasıyla ilgi çekiciydi. Kitabı alanlara ve almak isteyenlere tavsiye ederim. Doğu milletini bir yabancının nasıl değerlendirdiğini göreceksin. Olur da bir gün sizde giderseniz mutlaka orada geçen günleriniz ile ilgili notlar alın. Bakalım yazarla aynı şeyleri yakalayacak mısınız? 

14 Nisan 2017 Cuma

Düş Sarısı (Yorum) - Yusuf Güroğulları



KÜNYE

Kitabın Adı: Düş Sarısı
Kitabın Türü: Hikâye
Yazarı: Yusuf Güroğulları
Yayınevi: Lakin Yayınları
Sayfa Sayısı: 80
Baskı Yılı: 2016

TANITIM BÜLTENİ
Kimse kimsenin kalbini sormuyor sevgilim…

Zaten var olanın varoluşla imtihanıdır öykü. Bir tanım çabasına girmeden her şeyi tanımlamak mümkün. Çünkü hayatı yazıyla resmetme gayreti şairden çok öykücünün meselesidir. İyi kurgu iddiası olsa da olmasa da okunmaya değer cümleler barındırıyor bu kitap. Öykü kıtlığına yeni bir soluk salıklıyor bize…


KİTABIN YORUMU
Arkadaşlar kitabın içerisinde iki tane hikâye var. Anladığım kadarıyla biri yazarın köyü olan Boloş'ta geçiyor. Okurken bana oldukça gerçek bir hikâye gibi geldi. Sanırım yazarın anne babasından bahsediyordu. Diğer hikâyede "Düş Sarısı"ydı. Yalnız başına yaşayan Ali Kerem'in bir gün lise arkadaşının sayesinde Şehper isminde kötü talihli bir kız girer ve ona tarifi imkânsız bir şekilde âşık olur. Ben bu iki karakteri psikolojik açıdan değerlendirince bir sonlarının olmadığını düşündüm. Çünkü Ali Kerem'in de Şehper'inde dünyası kasvetli bir kısır döngü hâkim, birbirlerini sevdiklerini sanarken bile algıları kendi dünyalarına yönelik. Doğal olarak aşkları da aynı kısır döngüde kısılıp kalıyor. Hikâyenin sonbaharda geçmesi, Şehper'in sarı saçlarının olması kitabın isminin "Düş Sarısı" olmasına neden olmuş. Bence kısa, fazlasıyla duygulu bir hikâyeydi. Okumak isteyen varsa ısrarla tavsiye ederim. Düş Sarısı hikâyesinin yazarla bir ilgisi var mı, bilemiyorum.

“Düş gibiydi yaşadıkları şu an ve bu düş ondan önce başlamıştı, önce saçlarının sarısı girmişti dünyasına, sonra kendisi. Saçların düş sarısı senin demişti de Ali Kerem, Şehper çığlık atmıştı mutluluktan. Çocuk gibi neşelenmişti. Bu şimdiye kadar aldığım en güzel iltifat demişti.” 
Düş Sarısı - Yusuf Güroğulları


Yeni Kitaplarım


İş bitti eve geldim. Bir yorgunluk vardı ki sormayın gitsin arkadaşlar. Ne olduysa o zaman oldu bir baktım, sipariş ettiğim kitaplarım gelmiş. Üstelik okuoku'nun bu ay gönderdiği hediye kitapla birlikte. 
En öndeki iki kitap fanfiction olma özelliğini taşıyor, yazar dünya klasikleri arasına girmiş Charlotte Bronte'yi bir karakter olarak kurguya ekleyerek hayallerle gerçekleri birleştirmiş. Polisiye türünde bir seri diyebiliriz. M.J.Rose'un kitabı "Reenkarnasyoncu" da Roma dönemi ve günümüz arasında zamanda yolculuk yapan bir karakteri anlattığında oldukça ilgimi çekti. Hediye kitapta "Baharın Peşinde"


12 Nisan 2017 Çarşamba

Ölümü Küçümseme (Yorum) - Marcus Tullius Çiçero



KÜNYE

Kitabın Adı: Ölümü Küçümseme, Tusculum Tartışmaları 1
Kitabın Türü: Felsefe
Yazarı: Marcus Tullius Cicero
Yayınevi: Doğu Batı Yayınları
Sayfa Sayısı: 96
Baskı Yılı: 2016

TANITIM BÜLTENİ
Roma siyasi tarihinin en çalkantılı günlerinde etkin bir siyasi figür, hatip olarak öne çıkan Cicero, Latincenin felsefi açıdan zenginleşmesi ve Yunan felsefesinde ele alınan ciddi ve seçkin konuların bu dilde aktarılmasında yaptığı katkılarla özellikle Yunanca felsefi kavramların Latincedeki karşılıklarını bulmak suretiyle- Batı felsefe tarihinin de en önemli mihenk taşlarından biri olmuştur.



Roma dilinin tüm inceliklerine hâkimiyeti, Yunan felsefesi ve düşüncesi hakkındaki çok yönlü bilgisi ve toplumsal sınıflar arası uyuma büyük önem veren cumhuriyetçi, seçkin bir Romalı olarak eserlerinde takip edilebilen Roma'nın tarihi, siyaseti, hukuk anlayışı, yaşam tarzları, edebiyatı ve dünya görüşleriyle döneminin gerçek bir tanığıdır. Aynı zamanda Cicero'nun eserleri, Yunan ve Roma kültürleri ve düşüncesi arası geçişlilikleri gözlemlemek ve kıyaslamalar yapmak bakımından da önemli birer kaynaktır.
Tusculanae Disputationes, beş kitabın birleşmesinden oluşur. Ölümü Küçümseme, Cicero'yu derinden sarsan kızı Tulla'nın ölümü üzerine kaleme aldığı felsefi bir denemedir ve ilk kitaptır. Başta Akademiacılar, Epikurosçular ve Stoacılar olmak üzere, ölüm karşısında ve ruhun ölümsüzlüğü gibi konularda çeşitli felsefe okullarının görüşlerini değerlendirdikten sonra kendi düşüncesini ortaya koyar. Felsefe bir teselli verebilir mi, ölüme küçümseyerek bakabilmek mümkün mü ya da ölüme hazırlık, insanın ebedî evine geçiş gibi konularda çocuğunun yasını tutan tarihsel bir kişiliğin soğukkanlı ve derin düşüncelerinin birer takdimidir bu kitap.



KİTABIN YORUMU
Arkadaşlar dışarıdan bakıldığında felsefe kitabı olduğu için okumasının zor olduğu düşünülse de merak etmeyin, yayınevi kitabı kısa tutmuş. Sadece 90 sayfa. Ben bu yayınevinden çıkan Seneca'nın "Hoşgörü Üzerine" kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Seneca düşüncelerini düzyazı şeklinde aktarmıştı. Çiçero ise Sokrates'in ve Platon'un yöntemi olan diyalog yani sohbet şeklinde yazmayı tercih etmiş. Bu açıdan kitabın sayfalarında bir usta, çırak ilişkisi var. Okurken güzelde gidiyor hani. Okumayı zorlaştıran tek bir şey var o da, Çiçero'nun kendi tarihinden örnekler vererek “Ölümü” hikâyelerle anlatması. Çünkü eğer onun yaşadığı dönem ya da bir önceki dönem hakkında bir bilginiz yoksa isimler ve mekânlar size yabancı gelebilir. Bu hususta ölümü anlama, anlamladırma da karışıklık yaratabiliyor. Son olarak Seneca bir öğretmen, eğitmendi. Ama Çiçero bir siyasetçi olduğundan konuları irdelerken bu yönü de kitapta ağır basıyor.

Konusuna gelirsek; ölümü; bedenin ölümü ve ruhun ölümü diye ikiye ayıranlara karşı çıkıyor. Platon’dan hareketle ölümsüz olduğunu, bir mana da ölümle birlikte de yaşamın son bulmadığını o yüzden de ölümün küçümsememesi gerektiği vurguluyor. Felsefeye ilgi duyanlara veya felsefe okuyanlara tavsiye ederim. Fakat genel geçer bir bilgim olsun diye okuyacaksınız bence zamanını boşa harcamayın. Sonuçta felsefe bu, deruni bilgi ve ilgi lazım.

“Pek çok düşünür tam tersini kanıtlamaya çalışır ve sanki idama mahkûm edilen ruhları ölümle cezalandırırlar; ruhların ölümsüzlüğünün onlara niçin inanılmaz geldiğinin bedeni olmayan bir ruhun nasıl olduğunu anlayamamalarının ve düşünce yoluyla kavrayamamalarının dışında başka herhangi bir nedeni yoktur. Bedendeki ruhun nasıl, hangi görünümde, ne büyüklükte, nerede olduğunu sanki gerçekten anlayabiliyorlar da.” Ölümü Küçümseme - Marcus Tullius Çiçero